İllâ namaz illâ namaz – Süleyman Sargın

İslâm dininde namazın yeri çok büyüktür. Kur’ân’da, imana dair meselelerin hemen ardından namazdan bahsedilir. Namaz, İslâm dini içinde ibadetlerin en kapsamlısı ve muhtevalısıdır. Bu açıdan denebilir ki, namaz kâmil insanın en kâmil ibadetidir. Namaz Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait bir donanımla yaratılan insanın tabiatına en uygun ibadettir. O, mahiyetindeki mükemmelliğini, ancak namaz gibi bir ibadetle ifade edebilir ve Allah’ın istediği insan olma özelliğini yine ancak namazla ortaya koyar.

İnsanla çok yakından irtibatlı böyle bir ibadetin kâmil mânâda edâ edilmesi çok önemlidir. Bu açıdan, namazın, aç bir insanın yemek yemeyi duyması, susuz birisinin su içerken onu zevk etmesi, havasızlıktan sıkışmış bir insanın ferah fezâ bir atmosferde havayı ciğerlerine çekerken onu hissetmesi gibi, duyarak edâ edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Namaz halk tabiriyle verip-veriştirilip, geçiştirilecek bir şey değildir. O, kendisine hususî bir vaktin ayrılması ve başlamadan önce de mutlaka konsantre olunması gereken bir ibadettir.

kabe

Namazın esas manası
Namazın özü, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh, ta’zîm ve O’na şükürdür. Ondandır ki, namazdaki bütün hareketlerde ve zikirlerde “Sübhânallah”, “Elhamdülillah” ve “Allahu Ekber” sözlerinin manaları gizlidir. Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, iftitah tekbîrinden selam vereceğimiz ana kadar biz, hemen her an söz, hal ve tavırlarımızla ya “Sübhânallah” deyip Cenâb-ı Hakk’ı takdîs eder, ya “Elhamdülillah” sözüyle hamd ü senâ hislerimizi seslendirir ya da “Allahu Ekber” diyerek O’na ta’zimde bulunuruz.

Namaza başlarken söylenen tekbîre, ibadete giriş manasında “iftitah tekbîri” denir. Bu tekbîr, Allah’tan gayrı her şeyi kendine haram kılarak harem dairesine adım atmaktır. Bu tekbîr, bütün dünyevîlikleri kapının dışında bırakmak ve yalnızca Sultan-ı Kâinat’a teveccühte bulunacağına söz vermektir. O andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine tesbîh, tahmîd ve tekbîr ruhunu işlemektir. Bu tekbîr aynı zamanda bütün bütün namaz kesilme ve adeta namazlaşma ahdi demektir. Melekler, bu sözün gereğini yerine getirerek namazını ikâme eden bir âbidin âlem-i misâle yansıyan resmini çizseler, ihtimal ortaya namaz çıkar; o insan ancak mücessem bir namaz kesilmiş olarak resmedilebilir. dua

Bizim mi’racımız olsun
Namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsak, iftitah tekbîriyle beraber dünyevî her şeyden sıyrılmalı ve gönlümüzü sadece Rabbimize açmalıyız. Dudaklarımızdan dökülen her kelimeye şuurumuzun mührünü basmalıyız. Mesela, “Elhamdülillah” derken, bu sözün ne mana ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine hissetmeli, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah’a (Tebâreke ve Teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat’ın da hakkıdır.” duygusuyla gürlemeliyiz. Böylece, o nurani söz, Cenâb-ı Allah’a, üzerine yüklediğimiz o derin manalarla beraber yükselmiş olur.

Âlemlerin Rabbi’nin Rahmân ve Rahîm olduğunu ilan ederken, yine aynı derin duygularla dolmalıyız. “Mâlik-i yevmi’d-din” hakikatini dile getirirken onun ihtiva ettiği manaları da üzerine bir damga gibi vurmalı ve Cenâb-ı Hakk’a o mühürle beraber göndermeliyiz. Namaz bizim için bir mi’rac olmalı ve hepimiz Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Mi’rac’da duyduğu hakikatleri kendi idrak ufkumuzdan duymaya çalışmalıyız. Namazın bütün manalarını yudumlayarak adım adım yükselmeliyiz.

Namazın sonunda selam verir vermez de huzurun adabına riayet edememiş olma endişesiyle bir kere daha ellerimizi kaldırmalı, yine, tesbîh, tahmîd ve tekbîr cümleleriyle dergâh-ı ilahîye nazar etmeli ve namazın manasını özetleyen o mübarek kelimeleri otuz üçer defa tekrarlamalıyız. İşte, namazı böyle engin duygu ve düşüncelerle ikâme etmek gerekiyorsa, onu geçiştiremeyiz; öncesinde yapılması icab eden hazırlıkları tam yapmalı ve onu manasına uygun bir tarzda eda etmeliyiz. mirac

İyi bir hazırlık nasıl olur?
Namaz bir anlamda kulun Rabbiyle randevusu ise, kulun bu randevuya manen çok iyi hazırlanması gerekir. Bu açıdan namaz öncesi hazırlıklar çok önemlidir ve onlar, namaza konsantre olmayı sağlayabilecek güçtedir. Meselâ def-i hâcet vesilesiyle vücutta bir rahatlama meydana gelir. Abdestle vücudumuzdaki kinetik enerji dengelenir; bununla da ayrı bir rahatlama ve kendimizi bulma gerçekleşir. Bunu takiben camilerin minarelerinde şehbâl açan ezan-ı Muhammedî bizi ayrı bir teveccühe ve derinliğe çeker. Sonra camiye, âdeta Allah’a vâsıl oluyor gibi huşû içinde yürüyüş, müezzinin tatlı nağmeleriyle ayrı bir âleme açılış ve nihayet sünnetlerin edâsı.. Müezzinin kâmeti, bu konsantrasyonun ayrı birer unsuru gibidirler. Bütün bunlar, bu büyük buluşmanın zirvesi olan farzı dolu dolu kılmak için kulu, iç derinliğe, Allah’ı duymaya ve O’nu sürekli mülâhazaya hazırlayan çağrılardır.

Namazın bu ölçüde derince duyularak kılınması bir mümin için “gâye-i hayâl”dir. Bu açıdan, namaz öncesi yapılan bu şeyler, o duyuşu gerçekleştirecek stratejiler olarak da değerlendirilebilir. Bu hazırlıkların hiçbiri önemsiz görülmemeli, namazın hakkını vermeye vesile olduklarından dolayı da namaz kadar değerli oldukları unutulmamalıdır.

namaz

Namaz kahramanı olmanın üç şartı
1. Öncelikle namazın hakikatini idrak etme hususunda yüce himmetli olmalıyız. Cenâb-ı Hak’tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için O’nun (cc) inâyetini talep etmeliyiz.

2. Namaz yolcuları olarak yapmamız gereken ikinci iş, gönlümüze ibadet iştiyakı salacak, bizi namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mana âleminin büyüklerinin namazla alakalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içimize haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumaktır. İmam Gazalî, Hazreti Mevlânâ ve Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alakalı mütâlaalarını ve günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alakalı müzakerelerde bulunmalıyız.

3. Şayet, namaz kahramanlığına aday isek, bizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemeliyiz. Hangi ses, hangi soluk bizi şahlandırıyor ve kalbimizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalıyız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözümüzü diktiğimiz hedefi düşünmeliyiz. “Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat’iyen aceleci davranmamalıyız.

[email protected]

Paylaş

5 Yorumlar

  1. Abi Allah sizden razı olsun yazılarınızdan çok istifade ediyoruz.Rabbim sizi ve sizin gibi insanları başımızdan eksik etmesin dualarımızdasınız

Bir cevap bırak