Sizindir hakiki hürriyet! – Ayşe Özkalay

Vaktiyle bir padişah, bütün halkı saraya davet eder ve büyük bir ziyafet verir. Davetliler arasında o civarın ‘deli’si de vardır. Herkes karnını doyurmakla meşgulken padişah deliye takılmak ister: “Dile benden ne dilersen, bu ziyafetin hatırına sana ne istersen vereceğim.”

Delilik bu ya, kalkar padişahın en kıymetli atını ister. Vezirler karşı çıkar, “Bu ne densizlik! At makamdır, şandır.” derler. Padişah “Başka bir şey iste, atımı kimseye vermem.” deyince, deli kalkar gider, giderken de elini havaya kaldırarak bir şeyler mırıldanır. Padişah şaşırır, “Öğrenin bakalım ne diyor.” diye etrafındakileri delinin ardından yollar. “Sen isteseydin verirdi, padişah da kim ki?” dediğini iletirler. “Aman deliyi çağırıp atı ona verin.” der padişah. Deli atı alır almasına ama yine eli havada bir şeyler mırıldanıyordur. Padişah yine sordurur ne dediğini, bir sürü akıllının diyemediğini söylüyordur deli: “Sen istedin verdi, padişah da kim ki!”

Görünmeyen zincirlerle bağlıyız; dilimiz, yüreğimiz, elimiz, hissiyatımız esir korkularımıza, heveslerimize, kırgınlıklarımıza, beklentilerimize, takdirlere. Hür görünen esirleriz aslında minnet ettiklerimize…

Her şeyin Allah’ın iki kudret parmağının arasında evrilip çevrildiğini fark eden bu adam mıdır ‘deli’ yoksa dünya menfaati için birilerinin hükmü altına giren, dalkavukluk yapan, gereksiz minnet edip mihnetin her türlüsünü yaşayan her gün onlarcasını gördüklerimiz mi? Dünya delisi bir sürü akıllıya, her işin sadece Allah’ta başlayıp ve yine Allah’ta bittiğini kalbine kabul ettirmiş bu veli kılavuz olsun.

Ne küsmek kırılmak insanlara, ne gereksiz şükran yaratılanlara… Alan O, Veren O, takdir eden O, terbiye eden O…Her şey O iken O’ndan gayrısına aşırı anlam yüklemek de niye?

Rabb’e muhatap olabilmek için her şeyden önce özgür bir ruha sahip olmak gerekirken, kafası dünyanın şartlanmışlıkları ile imanî olmayan kültür ve geleneklerle, milliyetçilik, devletçilik, dünyevîlik tabularıyla doldurulmuş bir insanın, özgür bir imanî düşünce tarzına sahip olması mümkün değildir. Özgürlük kafalarımızda, ruhlarımızda, gönüllerimizde, inançlarımızda başlar.

Ya tericihimizi Allah’ın izzetli, şerefli, mekan farketmeksizin hür bir kulu olmaktan yana kullanıp, ‘Tek efendi vardır, o da Allah’tır’ diyecek veya başta nefsimiz olmak üzere, kâinattaki her şeyden beklenti içinde olan köleler olacağız…

Karanlık gecede kapkara taşın üzerindeki kara karıncanın ayak tıpırtılarını duyan, en ince hatıratı, kalbinizi bilen, “İnnellâhe latîfun habîr (Allah ince işleri görür, bilir; her şeyden haberdârdır) ayetiyle sanki “Hep yanınızdayım kullarım.” diyen böylesine güzel bir Rabbimiz varken, önümüzden, arkamızdan ‘kim ne demiş, ne plan yapmış, ne kumpas kurmuş, ne art ya da iyi niyeti varmış’ diye düşünmek, insanlarla kendimizi meşgul etmek ne kadar da lüzumsuz.

Hürriyet hayat gibi, vücut gibi, Rahman olan Allah’ın bir hediyesidir. Bir nimettir. Allah’ın verdiği bir nimeti ancak O geri alabilir.

Hürriyet, varlığımız gibi Rabbin malıdır. Sadece O verir ve O alır. Allah’a hakkıyla kul olan kimse ne ölümden ne de zorbaların zulmünden korkar. Aynı zamanda tüm mahlukatı O’nun emaneti görür, zulmedemez, zulmedilmesine razı olamaz, kendinden aşağı göremez, ona sömürülecek bir meta olarak bakamaz.

Her şey yaratıcısı ile güzeldir, yaratıcısı ile anlamlıdır.

Yüzümüze kapanan kapılar, dönülen sırtlar, vefasızlıklar ve ummadığımız yerden aldığımız bizi altüst eden cevaplar… Hepsini gönderen tek bir Zat var. Getirene değil Gönderene bakmayı öğrenene kadar şaşkınlıklarımız, hayal kırıklıklarımız, ‘Bunu senden beklemezdim’ sözleri devam edip gidecek…

Mevlana bakışıyla karşılayabilmek ne güzel sıkıntıyı, kederi “Bazen bitmek bilmeyen dertler yağmur olur üstüne yağar. Ama unutma ki rengârenk gökkuşağı yağmurdan sonra çıkar.”

Allah’tan başkasına eyvallahınızın olmayacağı hakiki günleriniz ve insanlara kırılmaktan da kızmaktan da temizlediğiniz kocaman bir gönlünüz olsun, söyledikleriniz kalbe dokunsun.

İşte o zaman sizindir hakiki hürriyet!

[email protected]

Paylaş

5 Yorumlar

  1. değerli başkanımız saygıdeğer ayşe ablamızın bir hafta aradan sonra ki ikinci muhteşem yazısı.
    hani diyorsun ya abla ‘söyledikleriniz kalbe dokunsun’ yine öyle bir yazı yine kalbizimin bamtelini değen, kırık mızbına dokunan bu tür yazılarını daha sıklıkla görme okumak ve hatta dinlemek istiyor. en içten dileklerimizle dua eder ve dua bekliyoruz…
    vesselam

  2. Allah razı olsun kıymetli ablamız.

    Yunuz gibi deriz:
    Gelse celalinden cefa
    Yahut cemalinden vefa
    İkiside cana safa
    Kahrın da hoş, lutfun da hoş

  3. Sa Ayşe Hanım,
    Yazınızı yeni okudum; içim açıldı, içimde güzel şeyler uyandı ve bir nebze yorgunluğum bile gitti.. Bu samimiyetle yazmanız temennisi ile..

  4. Mahmud efendi hz.rinin derslisiyim dersimiz rüyayı riyayı rütbeyi riyaseti terktir derdimiz ar u namusu koyup namsız nişansız bir hürlüktür Hakiki hürriyet sahiplerinden olan semnun-i MUHİB Hz. kendisine KEZZAB lakabı takmıştı.. Gülen Hocaefendi’yi zamanın Melamisi olarak görüyorum: kendisini daima yalancı gören kınayanın kınamasından haz ve hoşluk duyan diclenin kıyısında kendi dizilerini döven daima HAKK’a göyünen ‘semnun’ asa Gülen Hocaefendi’ye es-SELAM olsun…

Bir cevap bırak