Samimî bildiğim bir gönül, “Hayat süreci, bilhassa zorlu süreçlerde düşüp yolda kalmamak için ne yapmak lâzım?” diye sordu. Âcizane şu mealde iki hususu arzettim:

1. Allah’a çok inanmak, O’nu çok sevmek, hakkımızdaki her hükmüne gönülden râzı olmak, beklediğimiz her şeyi O’ndan beklemek lâzım. Müslümanlar olarak biz dâhil insanlığın bütün problemlerinin altında iman za’fı var. İmanı sadece taklidî bir kabûlden, ilim ve hakikat olması gerekmeyen Hıristiyanî dogmadan ibaret gibi görüyoruz. İman ilimdir, yakîndir; iman İslâm’ın ruhu, İslâm imanın cesedidir, onun tahsilinden ibarettir. İnanma iddiasına rağmen Allah yokmuş gibi bir hayat yaşıyoruz. O’na itimadımız, tevekkülümüz gerçekten var mı? Eğer bir netice adına bütün sebeplere ve imkânlara sahipken o neticenin gerçekleşmesi için beslediğimiz ümidi, elimizdeki bütün sebepler, imkânlar gittiğinde Allah’a tevekkülle beslemiyorsak esbapperestiz, O’na gerektiği gibi inanmıyoruz, O’nu tanımanın gerektirdiği şekilde O’nu tanımıyoruz demektir. Hz. Üstad yazmıyor mu: “Yaratılışın en yüksek gayesi, Allah’a imandır. İnsaniyetin en yüce mertebesi ve en büyük makamı, Allah’a iman içindeki Allah ma’rifetidir. Cin ve insanın en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, Allah ma’rifeti içindeki Allah sevgisidir. İnsan rûhu için en hâlis sürur ve insan kalbi için en sâfi sevinç, Allah sevgisi içindeki rûhanî lezzettir. İman, yalnız icmalî ve taklide dayalı bir tasdikle sınırlı değildir; güneşin elimizde tuttuğumuz aynadaki aksinden deniz ve denizlerin yüzündeki aksine, oradan güneşin kendisine kadar tecelli mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, imanın da o derece çok hakikatleri, binbir İlâhî İsimler’le ve bütün iman esaslarının kâinattaki bütün gerçeklerle alâkalı o kadar fazla hakikatleri vardır ki, ehl-i hakikat, ‘Bütün ilimlerin, ma’rifetlerin ve insanî kemalâtın en büyüğü imandır ve tahkikî imandan gelen kapsamlı, detaylı ve delile dayalı Allah ma’rifetidir.’ diye ittifak etmişlerdir.” Bu imanı tahsil, onunla Âhiret’e göçmek gibi bir derdimiz gerçekten var mı?

2. İslâm, bütün hakikatleri câmidir. Hz. Üstad yine buyurur ki: “Peygamber Efendimiz’in en büyük bir mucizesi, getirdiği Din’in İlâhî İsimler’in bütün tecellilerini kendinde barındırması ve bu tecelliler arasındaki dengeyi korumasıdır.” Öyleyse, bize Din’imizi iyi bilmek, ona ve her temel hakikatin onda olduğuna yakînen inanmak düşüyor. Hocaefendi aktarmıştı: Bir panelde Yahudi bir profesör Kerim Balcı beye şöyle diyor: “Kerim, sizin başınız daima dik olmalı; sizin dininizde başı yere eğdirecek en küçük bir şey yok.” Bu Yahudi profesör kadar olsun Din’imizi tanımalı, onun izzetini takınabilmeli; fetret yaşadığımız şu dönemde Müslümanlar olarak halimizi Din’imizden, tarihimizden, seleflerimizden bilmek gibi, kendi vazifemizden kaçma manâsı taşıyan cinayetlerden uzak durmalıyız. Cenab-ı Allah (c.c.), nasıl İslâm’ı bizim için razı olduğu din olarak tayin buyurmuşsa, aynı şekilde o Din’i eksiksiz, kusursuz tebliğ, tatbik ve temsil edecek zât olarak Peygamber Efendimiz’i seçmiş, bütün insanlık içinde Sahabe’yi de O’nun arkadaşları kılmış, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn olarak bilinen ve içinde yüzbinlerce müçtehid, muhaddis, müfessir, kelâm âlimi, evliyâ ve asfiyânın bulunduğu iki nesli tufan misal hadiseler içinde Din’i bize bütün sahihliğiyle taşımak için istihdam buyurmuştur. Öyleyse, Allah Rasûlü (s.a.s.) gibi, Ashab’ını da, selef-i salihîn âlimlerimizi de, İslâm’ın bayrağını asırlarca aktar-ı âlemde milyonlarca şehid verme pahasına dalgalandıran ve İslâm’ı her türlü dağdağanın içinden bize taşıyan seleflerimizi de çok sevmeli, Kur’ân’ın açık emri üzere, onlara dua etmeliyiz. Öyleyse, omzumuza bedava konan, bütün kâinattan daha kıymetli, göklerden ve yerden daha ağır emanet ve mirasın şuuru içinde nasıl olmak gerekiyorsa öyle olmaya çalışmalıyız.

Paylaş

Yorum yok

Bir cevap bırak